Fatih’in o eski, samimi sokaklarında büyüyen bir çocuk hayal edin. Bir tarafta babasından aldığı o köklü Anadolu irfanı, diğer tarafta okul sıralarında birincilikle bitirdiği modern bilimler... Âkif, sadece masada oturup şiir yazan biri değildi; yeri geldi veteriner olarak köy köy gezdi, yeri geldi ney üfleyip ruhunu dinlendirdi, yeri geldi cepheden cepheye koşup vatan savundu. İşte bu çok yönlülük, onun hayatı her yönüyle kavrayan o büyük şuurunun ilk adımlarıydı. Onun kalemi fildişi kulelerde süslü laflar aramadı hiç. Sokağa çıktı; yetim kalan küçük Hasan’ın derdini, hayatın yükünü omuzlayan insanların çilesini yazdı. Zaten kendi de diyordu ya: "Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek." Çevresinde olup bitene gözünü kapatmayan, toplumun sancısını kendi sinesinde hisseden tam bir toplumsal şuurun sesiydi o. İnanmadığı tek bir kelimeyi bile kağıda dökmedi, ne yazdıysa önce kendi hayatında yaşadı. Milletin üzerine kara bulutların çöktüğü o en zor günlerde, cami kürsülerinden yükselen sesiyle umut oldu herkese. O mermi sesleri arasında kalbinden dökülen İstiklâl Marşı, sıradan bir şiir değil, bir milletin var olma şuurunun ve sarsılmaz inancının haykırışıydı. Üstelik o koca destanı millete armağan edecek kadar gönlü zengin, cebinde beş kuruşu yokken verilen ödülü reddedecek kadar da karakter şuuruna sahip, dik duruşlu bir adamdı. Arkasında her satırı dertle, imanla örülmüş koca bir Safahat bıraktı. Mehmet Âkif, bu topraklardan gelip geçmiş sıradan bir şair değil; bu toprakların bizzat ruhu, vicdanı ve tam anlamıyla yaşayan, yaşatan şüuru olarak kaldı.
Gazetedeki özgün sayfayı aç →Mehmet Âkif Ersoy
İstiklâl Marşı şairinin çok yönlü hayatı, toplumsal şuuru ve karakteri.
